Etiketler: hijyenik, aşklar, kitabının, tamamı,
Cevapla 
 
Derecelendir
  • 0 Oylar - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
hijyenik aşklar kitabının tamamı
Yazar Mesaj
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #1
hijyenik aşklar kitabının tamamı
demir somyanın altından



Aslında ayrılığı severim. İnsancadır. “arkasına bakmadan gitti” derler bir ayrılanın fiyakasını anlatmak için. “Geride bıraktıklarını ölesiye seviyor ve merak ediyordu ama gururu her şeyden daha önemliydi” an lamına gelir bu söz. Madem ki ayrılıyorsun, dönüp bakmayacaksın.
Biz ki anadolu’nun her şeye her an ağlayabilen, diplomasi falan bilmeyen, geldiği yer ya da sahip olduğu mevki ne olursa olsun her daim beş yaşındaki bir kız çocuğu kadar başarılı küsebilen insanlarıyız. Biz sonları, biz ayrılığı iyi biliriz. İçimizden kaçı tüm yakınlarıyla aynı şehirde yaşıyor? Kaçımız dedemizin büyüdüğü sokakta gezdirebildik çocuğumuzu? Bir in sandan, bir şehirden ayrılmak bizim için sıradan bir iş tir. Nasırlı bir hasretle yaşarız. Bazılarımız giden bazılarımız kalan kısımdadır. Nereden baksan hüzün familyası.
Küskünlüğü de severim. Kırılgan işidir.
Çocukluğum annemden babamdan çok uzakta geç ü_özlemle tanışıklığım esk1dh bu yüzden hep yazdım ve hala yazmaktayım hasretimi. Çocukluğuma sinmiş bir hasret sözcüğü hiçbir zaman kalemimin peşini bırakmadı. Anadolu’nun bir köşesinde (doğduğum yer gerçekten Anadolu’nun tam köşesindedir), doğup çok uzak bir büyük şehirde büyüdüğüm için ve annemin yüzüne karşı şımarma fırsatını çok fazla bulamadığım için küsmeyi adet edindim sanırım. Olur olmaz nedenlerle küser, demir somyanın altına girerdim. Halının uzanamadığı köşeye, buz gibi betona uzanır, annemin babamın tüm çabalarına karşın çıkmazdım oradan. Durumumu daha acınası, direnişimi daha vurucu hale getirmek için soğuk betonun üstün de yatardım. Tam da yemek saatinde.
Şimdi ne zaman sevgisiz kalsam, ne zaman yalnızlığıma çare bir şımarıklık, beni şımartacak şefkatli bir kadın eline ihtiyaç duysam küsüyorum. Demir som yarın altına kaçıyorum yine. Sadece sobalı evde büyü yen çocukların bildiği bir beton soğukluğunu hissediyorum içimde.
Kendimi hayatla kavga edebilecek güçte hissettiğim zaman çıkıyorum somyanın altından ve mizah yapmaya başlıyorum. Benimle alay etmesinler diye onlardan önce kendimle alay ediyorum. Onlara söyleyecek söz bırakmamak için yazıyorum. Gülüyorlar. Kahkahalarımın arkasına saklanıyorum bu kez. Küsmüyorum ama korkuyorum. O sıra onlar gülmekle meşgul oldukları için anlamıyorlar.
Ülkenin en sulu göz mizahçısı oluşum bundandır.
Nüfus cüzdanımdaki fotoğrafta hep bir palyaço kederi taşıyorum.
Bir süredir kendime saklanacak başka bir yer, bir isim bulmuştum. Demir somyanın altında ya da kahkahaların arkasında saklanışım yetmiyormuş gibi kendime yepyeni bir isim bulmuştum. Gürbüz Vural beni sakladı. Kendisine şükran borçluyum. Elbette karısına da. Belki özel hayatlarına fazlaca burnumu soktum ama yine de sevdim onları.
Neden böyle hüzünlü sözler akıyor zihnime bilmem. Ortada o kadar da acıklı bir durum yok. Evet yine de bir son, bir ayrılık söz konusu ama bu durum daha eğlenceli hale getirilebilir. Hüzünden vazgeçemiyorsan onu seveceksin. Hani depremi seven sismolog misali. Yılanları seven bir zoolog ya da...
Bu aslında bir teşekkür yazısı. Nasıl yazılacağı önceden bilinmeyen, edebiyat medebiyat sallamayan, ne anlattığını bile sonradan, yazdıktan sonra öğrenen bir yazı.
Başta Gürbüz Vural ve pek değerli eşi isimsiz hanımefendiye, hanımefendinin annesine, konuşmalarda adı geçen tüm yakınlarına, bu yazıları okuyan, okumayan, internette bu yazıları çoğaltıp başka insanlarla paylaşan, bana şu ya da bu kanalla mesaj gönderen tüm okurlara teşekkür ederim.
Evet kandırıldınız.
Hoş bir kandırmacaya kattım sizi. Umarım kızmazınız. Unutmayın ki yazı işi zaten baştan sona bir kandırmacadır. Gürbüz Vural benim kadar gerçek ve benim kadar sanaldı. Tüm kananlara teşekkür ederim.
Bütün bu “Gürbüz Vural meselesi”ni demir somyanın altındaki çocuğun ilgi çekmek için yaptığı şımarıklık olarak da düşünebilirsiniz.
Ayrılığı ve küskünlüğü sevmek onlardan kurtulmanın tek yolu galiba.
“Gerçek kimliğim ”e gelince! Gerçek kimliğimi aslında bilmiyorum!
Ama adım Yılmaz. Yılmaz Erdoğan.
Bunu biliyorum.

YILMAZ ERDOĞAN

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:24:40 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #2
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
hikayeden bir merhaba yazısı



Siz bu satırları okuduğunuz sırada, ben çoktan ilk yazımı yazmış ve pürüzsüz bir heyecan içinde, yazının yarattığı etkileri merak ediyor olacağım. Acaba okunmuş muydu? Daha da önemlisi beğenilmiş miydi? Yoksa şu anda ben, ilk paragrafta okur tarafından terkedilmiş öksüz cümlelerin gariban yazarı mıydım? Bu yazıyı okurken başka şeyler düşünen okurlarla, hiçbir şey düşünmeden satırlar üzerinde düşüncesiz bir göz gezintisi yapan okurların toplamını, ülkedeki okuma yazma bilenlerin sayısına böldüğümüzde sonuç kaç olacaktı? Şu son yazdığım cümleyi öğelerine ayırabilecek kaç babayiğit vardı ülkemizde? Acaba şu anda ben daha önce okunmuş bir yazıyı yeniden yazmış olabilir miydim? (Ne dediniz bilmiyorum ama öyle demeyin. böyle bir felaket her an her yazarın başına ge1ebilir.)
Açık söyleyeyim; heyecanlıyım.
Dolaylı anlatayım; heyecanlı olduğumu söylersem yalan söylemiş olmam dersem, yalan söylemiş olmam..
Aslında bu kadar heyecanlanmaya gerek yok. Yazarsın klasik bir merhaba yazısı olur biter. Ama benim bu tür yazılarla ilgili sorunlarım var. Mesela şöyle bir giriş düşünelim:
Merhaba sevgili okurlar... Bundan böyle sizlerle her hafta bu sayfalarda buluşacağız Ve ben size kale mim döndüğünce fikirlerimi, deneyim ve gözlemlerimi aktaracağım. Bazen benim fikirlerim sizi dönüştürecek, bazen sizlerden gelen tepkiler beni şekillendirecek. Umarım bu fikir alışverişi ülkemizin fikir hayatına bir katkı Sağlar.. vs.. vs.. vs..’
Oldu mu yani şimdi? Bu giriş paragrafını maddeler halinde inceleyelim:
1) “Merhaba sevgili okurlar…” Bu tümüyle sahte bir giriş cümlesi. Daha yeni tanışıyoruz, nereden çıktı bu sevgililik filan. Zeka sorunlu televizyon sunucuları gibi yaparak “sevgili” sözcüğünü çöpe dönüştürmenin manası var mı?
2 Merhaba yazısının ikinci cümlesi şu: “Bundan böyle sizlerle her hafta bu sayfalarda buluşacağız...”
Bak şimdi? Ne buluşması? En geç kaçta orada ola cağız? Kaça kadar bekleyeceğiz? Yakınlara bir yere ge hp cepten adres tarih mi alacağız? Buluşacakmışız!..
Türkçe de en sık taciz edilen sözcüklerden biri de ‘buluşma” dır Radyoda buluşuruz, ekran başında buluşuruz, yeniden buluşmak dileğiyle ayrılırız... Buna ek bir şıklık daha var Bundan böyle SİZLERLE buluşacağız. Sizler ne demek? Siz zaten çoğul bir ifadeyken “sizler” ne oluyor? Sizler sizden daha mı çok yani? Kusura bakmayın bizler’ böyle saçma sapan sorunlara kafa yoran küçük bir grubuz. Hiç üzülmeyin
SİZLER BİZLER den daha kalabalıksınız. Biz biziz, BİZLER bile değiliz!
3) “Umarım bu fikir alışverişi ülkemizin fikir haya tına bir katkı Sağlar...”
Sağlamaz!.. Çünkü bu sözü edilen alışveriş meselesi tartışmaya açık.. Bir kere böyle bir alışveriş olacak mı? Belki de siz bu yazının bulunduğu sayfalara geldiğinizde, tuvaletteki işiniz bitecek ve dergi klozetin yanında bulunan eski sayıların arasındaki yerini alacak ve sizden sonra gelecek olan müşterisini beklemeye koyulacak. Gayet iyi biliyorum ki siz de benim gibi, tuvalete biraz da kültürel ihtiyacının gidermek için gidiyorsunuz. Gerçi son dönemde sağanak halinde üretilen hafta sonu ekleri bütün tuvaletleri kuşatıp ülkenin entelektüel hayatına ağır bir darbe indirdi ama yine de hiç yoktan iyidir. Çünkü okunacak bir şeyin olmadığı tuvaletlerde kitap kurtlarının çektiği eziyeti ben bilirim. Bu yüzden mesela ben OMO nun hangi fabrikada ve hangi kimyasal bileşimlerle üretildiğini de bilirim. Listelerde yer almasa da en çok okunan yapıtlar arasında deterjan kutuları önemli bir yer tutmaktadır.
Sözün özü “merhaba” yazılarının genel olarak ana fikri şudur: “Bu yazıyı okumasanız da olur. Sadece böyle bir yazarın artık bu dergide yazmaya başladığını bilin yeter!’
Öte yandan bana saçma gelen asil konu şu. Diyelim ki hiç tanımadığınız insanlardan oluşan hiç tanımadığınız bir ortama giriyorsunuz. Konuşmaya şöyle mi başlarsınız?

Gruba yeni katılan gerzek - Merhaba.. Ben artık sizin gruba dahil oldum. Bundan böyle işten arta kalan vakitlerde sizlerle bu kafede buluşacağım. Yeri geldiğinde espri yapacağım, yeri geldiğinde de esprilerinize güleceğim. Bazı zaman olacak fıkra bile anlatacağım. Ama biliyorsanız anlatmayayım tabii., O zaman ben fıkrayı anlatırım, baktım ki biliyorsunuz bir daha anlatmam... Ayrıca anılarını arasında size aktarmaya değer bulduklarımı hiç unutmamaya çalışacağım. Ve bunları aktarırken konuşmama ‘hiç unutmam” diye başlayacağım. Böylece anılarımın ilginçliği ve hafızam konusunda size güven vermiş olacağım..
Böyle bir salağı hangi grup kabul öder ki.. Normal olanı, insanın adını söyleyip boş olan sandalyeye oturması değil midir?
Kısacası (Kısacası mı? Madem kısasını biliyordun iki saattir ne yazıyorsun?) sıraladığım nedenlerden dolayı böyle bir merhaba yazısı yazmadım.
Aslına bakarsanız siz sevgili’ okurlarla nasıl bir ilişki kuracağımı da bilmiyorum. Kafamda okur - yazar ilişkisiyle ilgili soru işaretleri de var çünkü. Okurun kafasında dağınık halde gezinen fikircikleri derleyip toplayan, özneleyen, tümleçleyen, yüklemleyen biri midir yazar? Bunu yapabildiği oranda başarılı, yapmadığı kadar da aykırı mı sayılır? Yani okur düşündüğünü düşünen yazarı mı sever? Ama bu durum yazarın varlığını gereksiz kılmıyor mu? Siz kendi! içinizde halledin, ben niye yazıyorum? Elbette ülkemiz de aykırı olmakla birlikte başarılı sayılan yazarlar da vardır ama onlar da sevimsizdirler. Ben hem sevimli,
hem aykırı, hem de başarılı olmak istiyorum, ne yapmam lazım?
Okurun tuhaf alışkanlıklarından biri de kimi sözlerin altını çizmektir. Bu durum ise yazıyı daha sonra okuyan kişileri depresyona sokar. Kimse bir yazıyı ‘salak olma, bu cümlelere dikkat et’ şeklinde bir uyarıyla okumak istemez Bu nedenle altı çizilmeye değer cümleler yazmamaya gayret edeceğim.
İşte heyecanlı, hafif utangaç, çokça tedirgin bir ‘merhaba yazısının sonuna geldik. Önümüzdeki hafta bu sayfalarda buluşmak ümidiyle şen ve esen kalın vs. vs. vs...
Neyse...
Hayatın orasında burasında gelişigüzel seslendirdiğimiz sözler uçucudurlar ama yazının böyle yeteneği yoktur, yazdığınız yerde kalır.
Merhaba, ben GÜRBÜZ VURAL..

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:25:24 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #3
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
ekmek, kola, soda ve gazete için...


Bu sabah... Çok erken... Henüz uyanmamışken... Dün gecenin alkol ağırlığın üstümden atmadan, bir alkaseltzer tabletinden başka hiç kimseyle görüşmeye ha zır değilken telefonun başında sinir içinde beklemeye koyuldum. Bakkalın telefonu sürekli meşgul çalıyordu. Bir esnafın telefonu meşgul çalamaz, çalmamalı dır. Ama çalıyor işte...
— Alo bakkal Hüseyin mi?.. Kimsin peki? Muttalip mi? Ha Hüseyin’in arkadaşısın öyle mi? Arkadaşlığınızın derecesi nedir? Yani siparişimi sana söylersem Hüseyin’e iletebilir misin? Direkt görüşebiliyor musun kendisiyle? Ne demek “anlayamadım?’ Madem anlayamayacaksın niçin açıyorsun telefonu? Telefon çalınca kaldırıp alo’ demekle iş bitmiyor! Karşı tarafı anlama mecburiyeti var!.. Yanında dilimizi bilen kimse var mı? Hüseyin nerede peki? Ne zaman gelir Tekel’den.. Yani Hüseyin hiçbir şey söylemeden Tekel’e gidiyor ve yerine hiçbir işe yaramayan bir Muttalip bırakıyor öyle mi? Muttalip, sayende telefonumuzu dinleyen arkadaşlar açısından son derece sıkıcı, manasız bir konuşma oldu... Telefonu kapatmasını biliyorsun değil mi Muttalip? O elindeki ahizeyi aldığın yere koyacaksın... Yap bakayım...
Muttalip telefonu kapatmayı başardı. Artık iki tablet alkaseltzere ihtiyacım vardı.
Çok hızlı giyindim. Eşofman altına iskarpin giyecek kadar şuursuz ve sinirli bir şekilde asansörü çağırdım. Evet artık kuşkum kalmamıştı, tümüyle aksilikler üzerine kurulmuş, sinir bozarak güldürmeyi deneyen bir komedi filminin içindeydim: Asansör bozuktu. Söyle meye gerek yok, altıncı katta oturuyorum. Asansörse zemin katta derin bir sessizlik içinde.
Bu sabah... Çok erken... Henüz uyanmamışken... Önce Muttalip... Ardından asansör..
Apartmanın kapısından çıkacakken, Kapıcı Ruhi... Gözlerinde gecikmiş bir yakıt parası talebi, bende bozuk yok. Benim için o sırada olay yerinde Kapıcı Ruhi de yok... Yürüdüm...
Bir sokak ilerdeki bakkala gitmek zorundaydım. Daha önce bir kez gittiğim ve bin kez pişman olduğum, çok gereksiz konularla ilgili uzun sohbetlerse Yen geri zekalı bakkalla yüzyüze geldiğimde başıma gelecekleri anlamıştım ama artık çok geçti. Beş milyonum onun salam kokan ellerindeydi..
Konuşma başladı... Daha doğrusu, O, ben bakkala girmeden önce konuşmaya başlamıştı, ben lafın arasına girdim.
Hayır bakkal, dün gece A Takımını seyretmedim!
Hayır bakkal, Romasız Perihan’ı tanımıyorum!
Hayır bakkal, takım tutmuyorum, hükümeti kurma çalışmalarıyla ilgilenmiyorum ve "Yalım" acayip bir isim midir hiç düşünmedim... Ben kola, soda, ekmek ve gazete istiyorum.
Hayır bakkal, Toşak bence iyi bir komedyen değil, espri seviyor hepsi bu...
Hayır, Fatih Terim'in her geçen gün neden daha bir asabi olduğunu bilmiyorum.
Şansal Büyüka bu büyük A meselesini abarttığı için mi Arman Hoca diyor, bilmiyorum.
Hayır sayın bakkal kardeşim ben, günün yarısını televizyon seyredip diğer yarısını da seyrettiklerini diğer seyredenlerle konuşarak geçiren insanlardan değilim. Ben bu ülkede bir azınlık mensubuyum ve bazı haklarım var. Mesela hiçbir şey konuşmadan parasını ödeyerek ekmek, soda, kola ve gazeteye sahip olmak gibi... Lütfen istediğini şeyleri...
Hayır hayır hayır! Beni Sibel Can olayına da karıştıramayacaksın! Ayrıca adliyeye intikal etmiş bir olayla ilgili konuşmak doğru olmaz. Belki inanmakta zorlanacaksın ama (tıpkı Türkçe konuşmakta ve sevimli ol makta zorlandığın gibi) Sibel Canın yakalanmasıyla ilgili herhangi bir fikri olmayan insanlar da var... Tamam belki burada değil ama komşu ülkelerde var. Tut ki Bulgarım ve senden kola, soda, ekmek ve gazete istiyorum, sende Bulgarca gazete yoktur.
Hayır bakkal, dün gece A Takımını seyretmedim.
Hayıt Hande Ataizi gerçekten o kadar para kazanı yor mudur bilmiyorum, daha da güzeli bilmek istemi yorum.. Benim özellikle bu tip durumlarda kullanılmak üzere geliştirdiğini ve çocukluğumdan beri özenle sakladığım, nefis, kullanışlı rahatlatıcı bir "BANA NE KARDEŞIM" adlı bir cümlem var. Sayın Ataizi konusunda da o cümleyi kullandım. İstersen sana da bu cümlenin küçük kardeşi olan 'SANA NE KARDEŞİM" i vereyim, sen de bana kola, soda, ekmek ve gazetemi ver.
Anlaşıldı... Sürekli konuşan bakkala bakıp arada bir hı hı, tabii canım türünden oportünist sesler çıkarmak ve içimden yukarıdaki satırları geçirmek işe yaramı yor... Konuşmalıyım!.. Ben de herkes gibi geyik muhabbetinin kapsama alanına girmeliyim! PEKİ BAK KAL KOLLA KENDİNİ!
- EVET BAKKAL EVET!.. BU SABAH SAAT BEŞE KADAR A TAKIMI'NI SEYRETTİM.. PROGRAM BİTTİ AMA UYUMADIM... SAAT SEKİZE KADAR SENİN DÜKKANI AÇMANI BEKLEDİM... ÇÜNKÜ SEYREIİ'İKLERİMİ DER HALSENİNLE PAYLAŞMALIYDIM. BAŞKA TÜRLÜ UYU YAMAZDIM. EVET HEMEN ŞUNU BELİRTMELİYİM Kİ ROMALI PERİHAN ROMASIZ PERİHAN OLDUĞUN DAN BERİ, DÜNYA GÖRÜŞÜNDEKİ GELİŞİME BAĞLI OLARAK VİZYONUNDA BARİZ BİR RAHATLAMA VE KEŞİF BİR GENİŞLEME OLDU VE TABİİ Kİ BU DURUM, SİBELCAN OLAYINDAYAPTIĞİ ŞOK AÇIKLAMALARLA GÜNDEME GELEN NURİŞ LAKAPLİ KİŞİNİN DE DİKKA TİNİ ÇEKMEKLE BİRLİKTE, PRESTİJ AİLESİNE KATİL MASİNA KESİN GÖZÜYLE BAKILAN JON BENJAMİN TOŞAKİN BU KONUDA SESSİZLİĞİNİ SÜRDÜRMESİNE VE KONUYLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİNE BAŞVURMAK İÇİN EVİNE GİDEN MUHABİRLERE EVDE YOKMUŞ GİBİ DAVRANMASINA, DOGAL OLARAK BUTUN KUŞKULARIN FATİH TERİM ÜZERİNDE TOPLANMASINA YOL AÇTI... ÖTE YANDAN SEDA SAYAN, LÖV, LÖVÜN TER CÜMANI VE ADININ AĞIZDA GEVELENMESİNİ İSTE MEYEN BİR YETKİLİ, HANDE ATAİZİNİN “AZ KAZA NANDAN AZ, ÇOK KAZANANDAN BAZEN’ VERGİ ALINMASIYLA İLGİLİ HAZIRLADIĞI VERGİ TASARISI ÜZERİNDE SERT TARTIŞMALAR YAPTILAR BU ARADA YALIM EREZ NE YAPIYOR? EŞİNE HÜKÜMET KURMA İŞİYLE UĞRAŞTIĞINI VE EVE BİRAZ GECİKECEĞİNİ SÖYLÜYOR, AMA TELEVİZYONLARIN ANA HABER BÜLTENLERİNDE GÖRÜLÜYOR Kİ KENDİSİ DENİZ BAYKAL’LA GAYET LAUBALİ BİR MUHABBET YAPMAKTADIR... HATTA O KADAR LAKAYTTIR Kİ TOKALAŞMALARI YİRMİ SEKİZ DAKİKA SÜRMÜŞ, FAKAT GÖRÜŞMELERİ ON İKİ DAKİKAYI BİLE BULMAMIŞTIR... TABİİ Kİ BÜTÜN BU OLAYLARIN DIŞINDA KALAMAYAN HÜLYA AVŞAR BİR KISIM MEDYANIN ETKİSİYLE OLACAK, SERVİSİ KARŞILAYAMAMIŞ VE DEVLET SA NATÇISI OLAMAMIŞTIR. YAZAR ISMAİL BEŞİKÇİ CEZA EVİNDEDİR AMA GÖNÜL YAZAR DEVLET SANATÇISI OLMUŞTUR. FAKAT SAYIN EROL BÜYÜKBURÇTAN KU ZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ DEVLET SANATÇILI ĞI BİLE ESİRGENMİŞTİR. NEDEN BİR NURİ SESİGÜZELE, BİR BANU ALKANA, BİR SANA YAVRU DEVLET SANATÇILIĞI ÖDÜLÜ VERİLMESİN TESELLİ MAHİYE TİNDE? NEDEN? SORUYORUM BAKKAL NEDEN? PEKİ BÜTÜN BUNLAR OLURKEN SAAT SABAHA KARŞI ÜÇ SULARINDA EVİNE GELEN DEMET ŞENER EVİNİN HER ZAMANKİ YERİNİN İKİ BLOK ÖTESİNDE OLDUĞUNU FARKEDİYOR. BU DURUMU KOMŞULARINDAN GİZLE MEK İSTİYOR AMA OLAY YERİNDEN TESADÜFEN GEÇMEKTE OLAN ŞAMDAN MUHABİRİNE YAKALANIYOR VE BÖYLECE, DEMET ŞENERLE SEVDA DEMİREL’İN AYNI KUAFÖRE GİİTİKLERİ GERÇEĞİ DE SU YÜZÜNE ÇIKMIŞ OLUYOR. TAM BU SIRADA BULGARİSTAN’DA BİR ÖN SEVİŞME SIRASINDA DANYAL LİMAN KİMLI ĞİYLE YAKALANAN KİŞİNİN, ASLINDA PASAPORT KONTROLÜ SIRASINDA DODİ EL FAYED KİMLİĞİYLE YAKALANMASI GEREKEN ŞANSAL BÜYÜKA VE EKİBİ OLDUĞU AÇIKLANIYOR. VE ŞİMDİ! BÜTÜN BUNLARIN IŞIĞINDA BANA... EKMEK.. KOLA... SODA... VE GAZE TE VERECEK MİSİN? SORUYORUM BAKKAL BUNLARI BANA VERECEK MİSİİİİİİİİİİİİİİN?..
VE PARAÜSTÜ TABİİ...
Bu sabah... Çok, erken... Henüz uyanmamışken... İçinde kola, soda, ekmek ve gazete olan bir poşetle, Kapıcı Ruhinin yanından yakıt parasını sanki yıllık peşin ödemiş bir edayla geçip, altı kat merdiven tırmanarak eve yardım... Artık kahvaltımı hazırlayabilirdim... Tam burada, o tiksindiğim cümleyi yazmak zorundayım: FAKAT O DA NE? Poşetin içinde ekmek yok! Kola var, soda var, gazete var ama ekmek yok.. Derhal telefona sarıldım... (Bir süre birbirimize sarılıp ağladık.)
— Alo bakkal Hüseyin mi? Kimsin peki? Muttalip mi? Muttalip, sen telefonu kapat, ben biraz ağlayacağım...

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:26:17 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #4
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
geyik muhabbetinin kökleri


“Anadolu uygarlığın beşiğidir.. Evet beşiğidir. Uygarlık orada doğmuştur ama korkarım büyümek için başka yere göçmüştür...
Ludvig Bauhaus

Her yerde hep aynı şeyler konuşuluyordu ve delirmek üzereydim!
Bütün konuşmalar, tanışmalar, kavgalar, tartışmalar, hepsi, hepsi aynıydı... Toplam iki yüz kelime arasında dönüp duruyordu herkes. Toplumun tüm yükü nü bu zavallı iki yüz kelime taşırken, öte yanda binlerce kelime, ambalajı bile açılmamış vaziyette öylece duruyordu.
Neden hayatımız sonsuz bir geyik muhabbetine dönüşmüştü?
Neden her yerde, her zaman aynı şeyler, aynı konuşmalar, aynı kötü espriye aynı salak gülmeler Vardı?
Sanki valilik ortalama bir günü teybe kaydetmiş, biz de her gün o kaseti yeniden, yeniden ve yeniden seyrediyorduk! Sabah karşılaşmalarımız aynı... İşyerindeki ilk poğaça yemelerimiz, ilk çayımız aynı... Her şey, her şey hep aynı... Maç sonrası muhabbetlerde bile en fazla üç ihtimal vardı...
Ve bu ayrılıkları birbirine bağlayan, upuzun bir geyik rnuhabbetiydi..
Toplumumuzun neden bu kadar geyik muhabbeti ne yatkın olduğunu araştırmaya karar verdiğimde nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum. Kendimi sponsoru olmayan belgeselci gibi hissediyordum. Televizyonda doğru düzgün bir saatte yayınlanıp yayınlanmayacağını bile belli değildi. Ama inanmıştım. Geyik muhabbetinin köklerinin Anadolu’da olduğunu hissediyordum ve bu gerçeği ortaya çıkarmak için her şeyi göze almıştım. Ama bu çok masraflı ve meşakkatli bir işti, mutlaka bir sponsor bulmalıydım. Konuyu görüşmek üzere Türkiye Kıraathaneler Birliği Başkanı Saim Köse ile buluşmaya gittiğimde, Sayın Köse beni kapıda görür görmez okeyden kalktı, başka bir masaya geçtik. Aslında sigara dumanından hiçbir şey görünmüyordu, ama seçebildiğim kadarıyla önümde bir masa var dı ve Sami Bey çok iyi bir insandı. Böylece bu araştırma için Şen Bezik Briç Salonu, Köşk Kıraathanesi ve Liman Kafe Bilardo Salonu sponsor oldu. (Burada hemen ş belirtmeliyim ki, Liman Kale Bilardo Salonuna yeni alınan masalarda üç bant oynamanın tadını ancak hakiki bir sevişmede ya da Köşk Kıraathane sinde içeceğiniz hafif bir çayda bulabilirsiniz. Unutmayınız, parasına oyun oynamak yasaktır.)

Bu belgesel çalışmamda Sami Bey’in ve daha birçok isimsiz geyikçilerin katkıları vardır.
ayna
22.12.06, 00:36
Tabiatıyla araştım tüm sonuçlarını burada maalesef aktaramayacağım Sadece geyik muhabbetinin tarihçesiyle ilgili çok önemli bir bulgumu, ilk geyik muhabbetinin nerede, ne zaman, kimler tarafından yapıldığını belgeleriyle birlikte sunmakla yetineceğim.
Bu araştırmamı hayatı boyunca geyik muhabbeti sınırları dışına çıkmamış ve bu uğurda milyonlarca sigara tüketmiş isimsiz yığınlara adıyorum.
Geyik Muhabbetinin Tarihçesi
1951 yılın mart ve nisan ayları boyunca şimdiki Boyabat’ın güneyindeki antik adıyla Fontelisus bölge sinde, Alman Arkeolog Ludvig Bauhaus önderliğinde ki ekip bir kazı çalışması yapmıştı.
Bu bölge M.O. 721 yılında yoğun bir nüfusa sahipti ve tahıl ürünlerinin toz haline getirilmesi işiyle uğraşan yöre insanı -kesin olmamakla birlikte Mrikyalılar asla siyah renkte bir şey giymezdi. Zira siyah giysiler hızla un lekeleriyle kaplanırdı ve Mrikyalı bunu Buğday Tanrısı Fırrın’ın lanetine yorarlardı.
Arkeolog Bauhaus dönemin çok ünlü müze müdürlerinin bile dikkatini çekmiş, hatta bazılarıyla yakın dostluk kurmuş başarılı bir bilim adamıydı. Örneğin New York Metropolitan Müzesi Müdürü Charles Overlock ile hemen her hafta sonu buluşup golf oynadığı ve yenilenin hesabı yüklendiği, arkeoloji çevrelerince bilinen bir gerçektir
Bauhaus ve ekibi nisan ayının yirmi dördüncü günü bir mağarada, resimli bir duvar yazısı buldukların da hayretlerini gizleyecek yer bulamamıştı. Mağaranın duvarına çizilen iki insan, bir masa başında oturmuş SiKALİN (biraya benzer, arpa maltıdan yapılan bir içecek) içmekteydi. (Bu hiyeroglif şu anda Berlin Şehir Müzesinin bodrum katında kalorifer dairesinin girişinde durmaktadır.)
Burada önemli olan ve kazı heyetini hayrete düşü ren, resimden çok resmin altındaki yazıydı. Çünkü bu yazı sadece resmedilen iki insanın ve muhtemel bir de resmi yapan kişinin bildiği şifreli bir dille yazılmıştı.
Ludvig Bauhaus bundan sonraki hayatını işte bu yazıyı deşifre etmeye adadı. Bauhaus bu kazı çalışmasından yirmi gün sonra hayata gözlerini yumdu ve hayat da bu olaya göz yumdu. Ancak insanlık ve özellikle Anadolu tarihi açısından bir devrim niteliğindeki buluşu hala bizim için değerini korumaktadır.
Bauhaus sonuçta yazıyı deşifre etmiş ve tarihteki ilk geyik muhabbetini gün ışığına çıkarmıştır.
Bauhaus un bulgularına göre resimdeki iki insan arasındaki konuşmayı aktaran yazının meali şöyledir:
(Uyan: L.B.’ nin çevirisi size biraz garip gelebilir, çünkü L.B. çok az Uygur Türkçesi biliyordu. Ama bu yüzden tatsızlık çıkarmanın gereği yok, ben sizin için bir kez daha çevirdim.)
1. Geyikçi: Ya beladur hakakutung yaşeanmayiz... Pizara bir çıkayursung har şay ıtaş pehasi.. Senradu gilip ey ustarlar! Bi sefir nıh ularlar!..
(Ya birader, hakikaten yaşanmaz!. Pazara bir çıkı yorsun her şey ateş pahası!.. Sonra da gelip oy isterler. Bu sefer nah alırlar!..)
2. Geyikçi: Ya başver tıkma kafangu gardişim!..
(Yahu boş ver, takma kafana kardeşim..)
1. Geyikçi: Nısı tıkmam gardişim!. Şerrefsizim ben olacagum, şu mamalakatun başında, her şeyi iki dolin gende hallederim!.
(Nasıl takmam kardeşim!. Şerefsizim ben olacağım şu memleketin başında, her şeyi iki dolingende halle derim -dolingen, o dönem kullanılan bir zaman birimidir-. Bir dolingen yaklaşık olarak on yedi saliseye karşılık geliyor.)
Evet bu konuşma böyle sürüp gidiyor. Fakat bizim elimizdeki metinde bu kadarı çevrilmiş. Çünkü Lud vig Bauhaus bu konuşmadan fena halde sıkılmış ve hayata veda etmiştir. Metnin tamamını okumak iste yenler Şen Bezik Briç Salonu’nda bulabilir. Not: Sine beş yayınımız vardır.

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:26:46 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #5
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
hijyenik aşklar

Amacım hep komik şeyler yazmaktı... Hayatı çekilir kılmak için yanıma biraz mizah almıştım... Fazlasını size verecektim... Yolda yersiniz diye... Yaşarken...
En kızdırıcı durumlardan bile kahkaha elde edecektim. Gülecektiniz ben kızdıkça... Derin çelişkilerle eğlenecektiniz.
Manik tarafımı sunacaktım size, depresifliğimden sakınacaktım sizi. Ben Gürbüz Vural’dım çünkü... Tam bir “özel isim” bile sayılmayan... Adımın ilk harfinin büyük yazılması beni özel isim yapmaya yetmiyor çünkü “ismini ilk kez duyduğunuz ama hepinizin tanıdığı” ve sanal hayatlarımıza sunulan bir gölgeydim ben...
Nasıl ve neden bir veda ikliminde yazıyorum bu satırları bilmem... Dedim ya depresif tarafıma denk geldiniz işte...
Neden bugün böyleyim bilmem...
Belki de bir ocak ayının olmadık bir çarşambasında beklenmedik bir güneş çıktı ortaya, ondandır... Hava çok güzeldi ve ortada komik bir şey yoktu.
Hava nasıl güzel ve ben nasıl depresifim...
İyi havalan sevmez şairler.
Yağmur çocuğudur onlar...
İyi havalar iyi gelmez has şairlere... Orhan Veli’nin “mahfını” hatırlayın... Ve bir de şimdiki planlı hijyenik sevda karikatürlerinizi düşünün.
Her şey daha önce yaşanmış... Kullanılmış ilişkilerdeki ikinci el ucuzluğunu aşk zannediyoruz... Hayır o sözler söylendi... Hayır o şarkıya ağlandı daha önce... Hayır o çiçekler birer pahalı klişeden ibaret... Kırmızı gül aşk demekmiş! Yok ya? Bütün aşklar aynı şey demek değil ki! Sarı gül ayrılık anlamına gelirmiş! Hadi oradan! Kim uyduruyor bunları! Hangi çiçek toptancısı isim verebiliyor binlerce şairin milyon yıldır adlandıramadığı şeylere?
Aşkı, ayrılığı, sevdayı şairlerden daha kolay anlatıyor çiçekçiler! Parasını ödeyin yeter... Doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini bir hafta önceden hatırlayın yeter... Yerli yerinde olsun klişeleriniz... Şarabınız ve mumlarınız hazır olsun... Sevmek için iyi bir yürekten çok aksesuarlarınızın tam olması önemlidir...
Ben bu “özel” günleri hep unuttum... Yani mart ayının herhangi bir günü “birlikte olduk’ diye sene-i devriyesini neden kutlayalım ki? İnsan nasıl berbat bir duruma düşer bazen... Eve girersin, ışıklar söndürülmüş, mumlar yanmaktadır... O saniye anlarsın, o gün senin unuttuğun, bir “özel” gündür... Allah’ım neydi bugün? Ayın kaçıydı? Daha da önemlisi hangi aydayız?
Hep küstüler bana hayatım boyunca...
Sevmedim, sevdiysem de önemsemedim zannettiler...
Yanıldılar... Seviyordum, önemsiyordum Önemsemediğim, daha doğrusu anlamadığım klişelerdi. Sevdam fazla sadeydi. Aksesuarlarım eksikti. Hala da eksiktir...
Ve şimdiki sevdalanmalar fast food hızında... Hızın içinde yitirilen güzelim bir yavaşlık... Daha yavaştık eskiden... Demleye demleye konuşuyor, seviyorduk... Hemen sevişmiyorduk... Karpuz yemek için efendi gibi temmuz ayım bekliyorduk.
Yetimdi gecelerimiz. Sigaralara zulüm, kül tablalarına yük... Etimizden alıyorduk etimizin tadını. Seviyorduk. Sevişiyorduk. Bazen sadece sevişmeyi seviyorduk.
Kalabalık geceleri bekleyen yalnız kahvaltılar için hep acele ediyorduk. Yağsız beyaz peynir tadında ilişkiler kuruyorduk. Seviyorduk. Sevmeyi seviyorduk. Bazı elele yürüyüşlerde keşke yağmur yağsın istiyorduk. Hangi sevdanın üstüne yağmur yağsa, biz onu aşk belliyorduk.
Hijyene önem vermiyorduk. Beyaz çarşafların üstündeki lekeler aşklarımızın haritalarıydı. Hangisi biz, hangisi yavru vatan oradan anlıyorduk.
Bekliyorduk... Kantinde, durakta, evde... Bir sevda enstitüsünün ekstern öğrencileriydik. Devam mecburiyetimiz yoktu.
O zaman çıkan hangi kaset Samatya ’yı anlamlı ve aşklı kılıyorsa onu dinliyorduk. Biliyorduk ki o şarkıyı altı yıl sonra duyduğumuzda bir Samatya sevişmesini yeniden yaşayacaktık...
Parasızdık. Paraya para demiyorduk. Para kendini bir şey zannediyordu ama biz ona ismiyle hitap ediyorduk. Kimde varsa ondan harcıyorduk. Sevda girişimlerimizden para üstü almıyorduk.
Kirliydik. Ter kokuyorduk. Ülke sorunlarını konuşarak sevişmelere yol açıyorduk Ülkemizi ve tenlerimizi seviyorduk.
Çok ağlıyorduk sonra. Adam. gibi, aşık gibi, sarhoş gibi ağlıyorduk...
Tarihi geçmiş gazetelerin üstüne seriyorduk neyimiz varsa... Kitaplarımız, parasızlığımız, sevdalarımız, türkülerimiz...
Sonra söndürdük sigaralarımızı ekonomi sayfasının hiç okumadığımız bir köşesine, ayrıldık... Kaça ayrıldık şimdi hatırlamıyorum ama ayrıldık!
Yürüdü zaman sevdasızlığımızın üstüne.
Unuttuk!
Kuşku, sorumluluk, tedirginlik ve hesapçılıktan oluşan yeni bir arkadaş grubu... Ve bir durumu önceden bilmenin paslı rehaveti... Şimdi elimizde kalanlar bunlar.
Sonunu bildiğimiz sevişmelere başlamıyoruz artık. Koku bizi uzaklaştırıyor. Kokularımız birbirine düşman. Hijyene önem veriyoruz ve çarşaflarımız sakız gibi.
O güzelim lekeler yüreklerimizde kaldı...

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:27:19 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #6
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
kendini dolandırmak


“Yalan söyleyebilen tek canlı türü insandır.
Zaten bu sayede canlı kalabilmekledir.”
T.S. Anghut

Hep büyük kentlerin birinde ve en çok da en az acıdığımız İstanbul’da cadde üstü bir evimiz olmasını diliyoruz... Kulağımızın dibinden taksiler geçsin istiyoruz. Gürültü bize anlaşılmaz, tuhaf bir güven duygusu veriyor... En çok sessizlikten korkuyoruz... Bir insanla yan yana ve uzun uzun susabilmemiz için dost olma şartı arıyoruz. Yoksa rahatsızlık veriyor bize bütün susuşmalarımız.
Ve ana caddeye ne kadar yakınsak o kadar prim yapıyoruz. O oranda fazla kira ödüyoruz pencerelerini bile doğru düzgün açamadığımız, balkonlarında sadece turşu bidonlarımızın oturduğu evlere... Ve zaten hayatımızı “zamanında şurada bir ev vardı, alamadık” üzerine kurduğumuz ve hiçbir tarihi fırsatı zamanın da değerlendiremediğimiz, o zaman dağbaşı olan yerlerin sonra “mükemmel’ caddeler haline geleceğini öngöremediğimiz için ve kaçırdığımız fırsatlar berberimizle yaptığımız geyik muhabbetlerine meze olduğu için ve hepimizi zamanında Gençlerbirliği’ nden ya da Fener Genç’ten istedikleri ama biz gitmediğimiz için kendimizi dolandırmayı meslek edindik. Aramız da babası zamanında trilyoner olmayı ıskalamamış hiç kimse yok. Hepimizin aslında futbola aşırı bir ilgisi ve anormal bir yeteneği vardı ama ah o babalarımız, bizim Pele olmamızı istemediler. Ağaç yaşken eğiliyordu ve babalarımız bizi yaş odunla dövüyordu...İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik.
Evlerin caddeye bakan taraflarını boyayıp arka cepheyi boş veriyoruz. Çünkü hayat caddedir ve asıl caddeden geçenlerin gördüğü önemlidir. Biri yanılıp arka plana takılmışsa zaten hayatımızın dışına çıkmıştır. Halihazırda iki boyuta ancak yetiyor dimağımız ve boyamız. Çünkü biz hayatımızı başkasının gözüyle seyrediyoruz. Dudağımız inceyse uyduruk rujla kalınlaştırıyoruz, göğüslerimiz ufaksa palavracı sutyenler takıyoruz... O sutyenlerin televizyonda açık açık reklamı yapılıyor... Alınıyor, satılıyor, takılıyor... Yani yalanın yalan olduğu açık açık ilan ediliyor. Bunu alırsanız herkesi kandırabilirsiniz deniyor. Ama gece olup da iş sevişme iklimine döndüğünde acı veya küçük gerçek kabak gibi meydana çıkıyor. Kimse kimseye göğsünü gere gere göğüslerini göstermiyor. İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik.

Ankara’dan Esenboğa havaalanına giderken gecekonduları göreceksiniz, sakın şaşırmayın... Ve başkentimize gelen yabancıların ilk gördüğü manzaranın o gecekondular olduğunu düşünüp hayıflanacaksınız...
Askeri cunta o işin çaresini bulmuştu. 12 Eylül’de bütün evler beyaza boyanmıştı. Devlet toplu konut yapamıyorsa o vakit beyaza boyar! Bu kadar basittir! Çünkü beyaz her şeyi aynılaştıran nefis bir rengimizdir ve temizliği her yerde en güzel şekilde temsil etmiştir. Yani emeklilerin kuyruğuna çare bulunamazsa devlet ‘tek sıra” yapar... Sorun çözülmez ama en azından düzgün bir kuyruk olur... “Düzgünlük’ bizim için her şeyden önemlidir. işte bu yüzden...

Örneğin siz hiç Taksim’in orta yerindeki Atatürk Kültür Merkezi binasının arka cephesini gördünüz mü ya da İstiklal Caddesi’ndeki binaların birçoğununkini?
Sanki arka sokaklar yalnız kediler içindir. Hep yasadışı, hep boyasız, hep terkedilmiş. Çünkü daha çok insan geçer ana caddelerden... Bu yüzden kalabalığa yedirir gürültüye getiririz herbirşeyimizi... Bir şeyin gerçekten “öyle olması” önemli değildir zaten, “öyle sanılsın” yeter. iş ki dekorumuz sahici olsun.
İşte bu yüzden sohbetlerimizdeki kahve tadı eksildi. Çetleşiyoruz artık. Teknolojik bir yeniliği gerici bir şekilde kullanmakta bizden iyisi azdır nasılsa. Artık geyik muhabbetlerini kahvehanede değil de son model bilgisayarlarda yapıyoruz... Olmayan bir isimle, olmayan bir yerde, olmayan bir sohbet yapıyoruz ama bunun gerçekliğine inandırıyoruz kendimizi...

Oysa güneş gözlüğü bile (gözbebeklerini sakladığı için) gerçek bir tanışmaya engelken, bu sanal kandırmacaya fit oluyoruz. İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik...
Hep başkalarının bozuk gözleriyle (kimi uzağı, ki mi gözünün önünü göremeyen) seyrettik hayatımızı! Caddeye bakan tarafımızı parlattık da arka cephemizi baştan savdık. Misafir odalarımıza yığdık saray tipi koltuklarımızı ama bütün zamanımızı televizyon odasındaki çoktan ölmüş çekyatın üstünde zayi ettik.
Hiç tanımadıklarımıza peygamber sabrı gösterdik ama en “sevdiklerimizin en küçük kusurlarını bile bağışlamadık Belki de, “sevdiğimizin o küçük kusurunu örtecek ya da büyükmüş gibi gösterecek bir sutyeni yoktu ve bütün kusuru buydu. Ama biz hemen, sen bunu nasıl yaparsın, dedik... Sana yakıştıramadık... Senden ummazdık... Dostluğumuzun caddeye bakan yüzünü sık sık yıkamamız gerekiyordu. Dostlarımız bizden tavlayıcı sahtelikler bekliyordu. Evcil yalanlar besledik saksılarımızda... Ve en sık söylediğiniz yalan şuydu; Biliyorsun ben dobra bir insanınım... Hiç dinlemem langanadak söylerim!..

Zaten hepimiz dobrayız değil mi!.. Hep langanadak söyleriz gerçeği, karşımızdaki kim olursa olsun! Hep televizyonda belgesel yayınlansın isteriz değil mi?
Tabii tabii... Bu söylediklerinize siz inanıyorsanız, sizin bir itirazınız yoksa size, benim için sorun yok...
Ve işte bu yazıyı da hiçbiriniz üstünüze alınmadınız... “Öyle yapan çok” ama siz öyle yapmıyorsunuz değil mi?

Çünkü kendinizi dolandırmayı meslek edindiniz!
Mesleğin erbaplarından biri de bu satırların yazarıdır elbette.

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:27:54 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #7
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
iyi, kötü, salak...

Biliyorum, çoğunuz iyi insanlarsınız. Bu yüzden hep kötüler kazanıyor zaten.
Birçok kötü, hatta alçak tanıdım. Çoğu neşeli insanlardı. Hiçbirinde çekingen bir ruh haline rastlamadım.
Kötüler atak, iyiler pısırıktır.
Etrafınıza bakın, en heyecan verici, en eğlenceli insanlar hep sahtekarlardır. Hepsi paldır küldür konuşan, ağız dolusu gülen insanlardır. Çünkü sahtekar, sempatik olmak zorundadır. İyinin böyle bir mecburiyeti yoktur. İyi, sıkıcıdır.
Kadınlar “iyiler”e değil, güvenilmez erkeklere aşık olur bu yüzden. Zaten aşk denen altüst oluşla ancak bir üçkağıtçı başa çıkabilir. Aşkın tadını çıkaramaz iyiler. Onlar sarılıp sessiz bir uzanmayı aşk zanneder. Tekdüzedirler. Yavaştırlar. Kadınlar da dertlerini onlarla paylaşır ama gidip bir güvenilmezle sevişirler.
Tutku kötülerin işidir.
“Sessiz ve efendi bir insan” cümlesiyle tanımlanan bir iyilik kolaydır.
Sahtekarlık daha zordur, maharet ister. Zeki, hızlı ve atak olmalıdır. Enerjiktir.
(Tabii “kötü’ kötüler konumuz dışındadır. Yani hem salak hem kötü olmaya çalışanlar için düşünmeye, yazmaya değmez.)
Üçkağıtçı... Sahtekarın en sempatik, en başarılı şekli. İyi bir hatiptir o. İnandırıcıdır. Konuştuğu zaman etrafındaki tüm “iyi ve dürüst” insanlar ağzının içinde kaybolur. Hem çok iyi fıkra anlatır hem hüznün tüm renklerinden haberdardır. Kahkahasında pirzola tadı, hüznünde bazen ölümün sesi vardır. Adam başarılıdır. Yeteneklidir.
İyilik kolaydır Kötülük maharet ister.
İyi olmak için kimseye kötülük yapmamak yeterlidir. Ama kötü olmak için daha çok çalışmalısınız!
İyi, kötü karşısında güvensiz, enerjisiz, çaresizdir. Filmlerde bile iyi, kötüleşmeden kötünün hakkından gelemez. “Yeminini bozar ve kavgaya girer. Oysa kavga kötünün mesleğidir asıl. Biz “iyi” seyirciler perdedeki iyi adamımız kan döktükçe rahatlarız. Ve iyi kötüyü yendi diye seviniriz. Oysa artık hepimiz kötüyüzdür filmin sonunda. Hatta biz ”kötü”den daha çok insan öldürmüşüzdür.
Bir iyi için en zor olan, kötüye “sen kötüsün” demektir. Çünkü iyi, utangaçtır. Hırsıza “hırsız” diyemez. Kötünün yerine utanır, sahtekarın yerine yüzü kızarır, hırsızın yerine yerin dibine geçer... Bu sırada kötüler, sahtekarlar, hırsızlar deli gibi eğlenmektedir. Çünkü onların yerine utanan, sıkılan, yerin dibine geçen birçok “iyi” insan vardır.
Kötünün en büyük avantajı iyideki kahrolası utanma duygusudur.
Bu duygu iyiyi öylesine zayıf düşürür ki ağzını açıp bir kelime söyleyemez. Halbuki öylesine kararlı çıkmıştır ki kötünün karşısına. Her şeyi açık açık söyleyecektir. Başına gelecekleri göze almıştır! Ama olmaz. Yapamaz.
Çünkü iyiler korkaktır.
Çünkü iyiler herkese acır, en çok da kendilerine.
Susmak, anmak, utanmak, korkmak... Farkında mısınız, ey iyi insanlar, ne kadar sıkıcı şeylerle uğraşıyorsunuz! Kötüler kazanınca da şaşırıyorsunuz!
Babalarımız iyi insanlardı ve bize de iyi olmamızı öğütlediler.
Biz de iyi insanlarız.
Ve çocuklarımıza aynı şeyi öğütlüyoruz.
Hepimiz kötülerin yanında çalışıyoruz.
Haydi iyi insanlar!
Haydi sessiz, efendi, sıkıcı, korkak, utangaç ve iyi insanlar! Çalışın!
Kötülerin size ihtiyacı var!

çok güzL... (:

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:28:21 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #8
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
hoş geldiniz

Hoş geldiniz... Sevgili eski sevgililerim. Kiminizi on yıl önce bir akşamüstü, Dolmabahçede bir çay bahçe sinde kaybetmiştim, kiminiz beni bir yaz günü cehennem sıcağında, Bodrumda delirtmiştiniz. Çok güzel, çok berbat şeyler yaşadık sizinle. İçinizden bazıları sevmeyi öfkeyle yapılan bir iş sanıyordu. Ağlıyor, kızıyor, hatta bazen küfrediyordu. (Tanrım bazı küfürler bir kadını nasıl bir çöplüğe dönüştürüyordu.) “Madem bırakacaktın beni, niçin bağladın kendine” demişti. Ben susmuştum. Bir ölüyle konuşamazdım. Susuyordum. Susmanın tüm çeşitlerini biliyordum nasılsa ! Ama hiçbiriniz sevmediniz susuşumu.
Hoş geldiniz..
İsim vermek istemiyorum ama içinizden bazılarını öyle çok sevdim ki, o kadar aşkı koyacak yer bulamamıştık ilişkimizin içinde. En büyük sorunumuz da buydu zaten. İlişkimizin içi öyle abuk sabuk şeylerle doluydu ki... Öfke, kıskançlık, liderlik yarışında kullanılacak delici cümleler, küçük yalanlar, büyük yalanlar, orta boy yalanlar, açılınca yatak olan yalanlar, açılınca sorun olan yalanlar.. İlişkimizin içi tıka basa doluydu. Aşkımızı koyacak yer yoktu.
Hoş geldiniz sevgili eski sevgililerim. Kabul ediyorum, bazılarınıza haksızlık ettim. O beni kadın gibi sevdi, ben onu akraba gibi okşadım. Suskundu. Suskunluğuna şiirsel anlamlar yükledim. Oysa o, ruhunu benimkine katık etmişti. Onun içimde eriyip kayboluşunu seyrettim. Erkekliğimi onun nefesiyle şişirdim. Artık o ilişkinin içinde yalnızdım. Arkadaşlarımla otururken yan sandalyeye montumu, gözlüğümü ve onu koyuyordum. Sonra kalkıyordum ve ben bazen onu ve gözlüğümü unutuyordum. Ki müessese bile unutulan eşyalardan sorumlu değildi. Eve dönüşlerimizde sıradan şeyler konuşuyorduk. Televizyonun açılışı, tüpün hala değiştirilmemiş olması, kapıcının verilen iş - Enerji savsaklaması ve kökeni bir türlü anlaşılamayan bir yorgunluk... Birbirimizi yoruyorduk. Ben artık fıkralarımı başka kadınlara anlatıyordum. Çünkü o hep sini ezbere biliyordu. Ve ben fıkraya başladığımda boş tabaklarla birlikte mutfağa gidiyordu. Ben bir süre sonra onunla değil, fıkralarıma gülen kadınlarla sevişmek istemeye başladım. Doğrusunu söylemek gere kime -ki çoğu zaman gerekmez- bazı bu çeşit sevişmelerim de oldu. Ama o zaman da hızla koşup ona sarıldım. Kuş ağzında dudakları titredi. Ürkek kanatlar gibi. Onu öyle çok seviyordum ki aşık olmaya yüreğim yanıyordu. Sevgiyle sınırlı tutmak istiyordum. Aşkın vahşiliğinden sakınmak istiyordum. Çünkü aşk, iki sevdalının kötülüğün sınırında tutkuyla buluşmasıydı. Yorucuydu, tehlikeliydi... Ama o aşık olamayacak kadar kırılgandı.
Ve ben hep başka kadınların ağzında erittim ağzımın tütün kokusunu...
Neyse.
Hoş geldiniz... Ooo... Sen de mi geldin? Senin ne işin var bu iyi insanların arasında? Sana söyleyecek çok fazla sözüm yok. Öyle hızlı çirkinleşiyordun ki, ilk gördüğüm4e başımı aklıma dar eden gözlerin bir an da iki dipsiz kuyuya dönüşebiliyordu. içine girenler çıkamıyordu bir daha. Bir sürü ölü sevda yatıyordu içindeki bataklıkta.
Neyse... Tatsızlığa gerek yok. Madem ki bu gece hepiniz buraya beni görmeye geldiniz, madem ki hepinize bir ömürlük ikram sunmuşluğum var, hoş geldiniz sevgili eski sevgililerim. Biliyorum hepiniz biriciksiniz. Bu çoğul tanımlama rahatsız ediyor hepinizi. Hiç biriniz eski sevgililer” grubu içinde anılmak istemiyorsunuz ama hep birlikte gelmişsiniz işte. Yapacak bir şey yok.
Elbette pis işlere de bulaştık bazılarınızla. Yanlış zamanlarda yanlış şeyler söyledik birbirimize. Ama hiç birinizin yüzünü silemedim yüreğimden. Hiçbirinizin fotoğrafını atmadım mesela. Yaşadıklarımı hep taşımak istedim sonrakilere. Hepinizin adım göğsüme işledim ve taşıdım göğsümde muska gibi... Bir tek sen hariç. Ki, buradaki herkes de biliyor ki en çok seni sevdim. Ben seninle her şeyi göze almıştım. Ama şimdi belki de ilk kez bir fotoğrafı yakacağım. Hangi fotoğrafı biliyor musun? Hani sen ve ben... Hani bir yazlık ikindisinde... Hani ellerin ellerimle kardeş, teninde şehvetli bir bronzlaşma, birbirimize bakıyoruz... Birbirimizin ta içine bakıyoruz İşte o fotoğrafı yakmak isti yorum şimdi. Hayır yalan söylediğin için değil. Hayır başka sarılmalara aceleyle koştuğun için de değil. Yakacağım o fotoğrafı, çünkü fark ettim ki sen orada bana bakmıyorsun. İşte bu yüzden. bende yaşadığım bir şeye ilk kez zarar verme dürtüsü uyandırdığım için. ilk kez çırılçıplak bir pişmanlık duygusuyla yüz yüze getirdiğin için yakmak istiyorum senden kalan ne varsa. Fotoğrafların, gülüşün...
Neyse...
Hoş geldiniz sevgili eski sevgililerim...

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:28:48 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #9
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
iyi yalnızlıklar


Bazen önemli olan bir tek şey vardır: Bir bayram ya da tatil yüzünden ya da akla gelmedik bir başka neden den otur ü yola çıkarsınız ve korkarım ki bazılarınız yolun sonunu göremez... Veya başka bir deyişle yolun sonunu görür!.. Hedefinize varın ya da varmayın hepiniz için yolculuk başlar. Ve hepiniz sanal bir bayram neşesinden sıyrılarak yanağınızı otobüsün buğulu penceresine dayar ve yol boyu yalnızlığa gark olursunuz.
İyi yolculuklar...
Nereye giderseniz gidin yalnızsınızdır ve asıl yalnızların işidir yolculuk... Yola bakarken -mideniz bulanmasın diye- gidilecek yollarını düşünürsünüz hayatınızın. Herkesi ve her şeyi en hüzünlü, en insan tarafından düşünebilmenizi sağlar yolculukları. Bir şehri terk etmenin garipliği, bir yere varmanın coşkusuna karışır
— Varır varmaz ara tamam mı?
Gece... Yanınızdan geçen ışıklı evleri insanların... Ve o ışıktı uzak evlerin içindeki ışıklı ışıksız hayatlar... Bir dağın ıssızlığına direnen küçük bir lambanın aydınlat tığı tek göz odaya bir saniyeliğine bakarken “orada ben de olabilirdim diye düşünmediniz mi hiç? Size uzak bir hayatın soğukluğunu hissetmediniz mi iliklerinizde? Tanrım burada nasıl yaşar bu insanlar diye düşünmediniz mi?
Elbet bir gün bir yolun olmadık bir noktasında yakalar insanı şehirlerarası bir hüzün Çünkü siz zaten ayrılık makamında bir yolculuğa çıkmışsınızdır sevdiklerinize ulaşmak için ayrılmışsınızdır sevdiklerinizden. Yol sizin en sevdiğinizdir artık. Yol sizi en acı ün...
Bir kasabanın içinden geçeceksiniz gece yarısı... Kasaba size çok anlamsız gelecek. Tek bir caddeyi seyre den karanlık ara sokaklar bırakacaksınız geride. Terk edilmiş loş vitrinler ve moralsiz florasan ışıkları bazı küçük birahanelerde... Arjantin Birahanesi yazacak efes pilsenli tabelasında ve siz 1978 yılında Arjantin’de yapılan dünya kupasını hatırlayacaksınız. O yıllardaki filintalığınızı mı düşüneceksiniz yoksa Kempesin omuzlarına düşen saçlarını mı? Birahane sahibinin yetmiş sekiz yılına saplanıp kalmışlığını mı? Yoksa yetmiş sekiz yılının şurasına burasına devrilen gencecik hayatlarını mı arkadaşlarınızın? Hangisini düşünecek siniz? Sadece tek bir tabela... Yanından saatte doksan kilometre hızla geçtiğiniz tek bir tabela hangi geçmiş üzüntüye götürecek sizi?
Küçük yerlerde çok içen insanların kederine mi kapılacaksınız yoksa? En çok içilen yerlerin en muhafazakarlığına mı takacaksınız kafanızı?
Son kullanma tarihi bir türlü geçmeyen hüzünleri hatırlatır yolculuklar.
Nereden baksanız üzücü trafik işaretleridir yollardaki...
Nereden baksanız yalnızlık...

Derken otobüs yolun üstünde bir otogara girecek, uykunuzdan uyanacak ve aydınlıktan tiksineceksiniz bir an. Binleri inecek, başka binleri binecek inenlerin sıcaklığının henüz bitmediği koltuklara...
Birbirlerini çıplak görür yol arkadaşları... Oynamazsınız çünkü muhtemelen bir daha karşılaşmayacaksınız. Olabildiğince samimidir yol arkadaşlığı. Tabii çoğu zaman derinliksiz bir geyik muhabbeti eşliğinde. Yolcunun yalnızlığım giderecek bir derinleşme olmaz sohbette. Öylesine bir kimlik yoklaması ama yi ne de kimi aşklardan bile daha samimi. Çünkü hepiniz bilirsiniz ki ne kadar derine inerse ilişki, bazen o kadar derine saklanır yaralar.
— Ne iş yapıyorsun birader?
— Serbest meslek..
— Gazeteye bakabilir miyim?
— Tabii buyurun...
— Gazetelerde de bir şey yok ya, bakıyoruz işte...
—Öyle...
Nereden baksan hüzün güzergahı
...
Nereden baksan yalnızlık...
Sonra yol insanlarının yanından geçer gidersiniz. Kimi trafik polisidir, kimi herhangi bir yol üstü esnafı.
Onlar en yalnızlarıdır yol ülkesinin... Hızla geçersiniz onların yorgun gözlerinin önünden... Kalıcı hiçbir şeyi yoktur yol insanlarının. Her şey yanından geçip gider onların. En fazla yarım saat durursunuz bir yol insanının yüreğinde...
— Tuvalet ne tarafta?
— İlerde sağda.
— Sağol...
— Hayırlı yolculuk...
Önünden binlerce seçenek geçer yol insanının. Bir sürü araç gider Ankara’ya, İstanbul’a, İzmir’e... Yeni hayatlara gidebilir herhangi vasıta vasıtasıyla.. Ama yol insanının hayatı bu alternatiflerin kıyısında kalır hep. Arkasından bakar gıcır gıcır yaşamaklara koşan otobüslerin. Bahsettiğiniz hayatların gıcırlığı tamamen sizin kuruntunuzdur elbette. Yoksa, elinde benzin pompası, hızla kendi paslı hayatına döner yol insanı. Onun hayatının paslılığı da sizin kuruntunuzdur elbette...
İşte siz bunları düşünürsünüz yol boyu. Hiç tanımadığınız insanların dertleri içinizi soğutur, belki de cayır cayır yanarken otobüsün kaloriferi. Dedim ya yola çıktınız bir kere. Yalnızsınız ve her çeşit hüzne açıksınız...
Sonra her yolculuk geçmiş yolculukları hatırlatır size. Oradan üç yıl önce de geçmiştiniz hatırladınız mı?.. Elinizin içindeydi sevdiğinizin eli. Zaten daha otobüs hareket etmeden uyuyakalırdı. Dünyanın en kısa yolculuklarını yapardı ü. Siz onu seyrederdiniz yol boyu... O kadar sessiz o kadar hareketsiz uyurdu ki, arada bir nefes alıyor mu diye kontrol ederdiniz. Sanki yeni doğmuş çocuğunun yaşıyor olması mucizesini henüz kavrayamamış amatör bir baba gibi. Yemek molasında kıyamamıştınız uyandırmaya. Ama yine de en azından yoğurt yemeli diye düşünüp uyandırmıştınız güç bela... Uykusunun arasında dudakla andan öpmüştünüz hatırladınız mı? Çok sonra aynı dudakların arasından size düşman kelimeler çıkmıştı. Ayrılmak istiyordu çünkü başka birini seviyordu ar tık, hatırladınız mı? Usulca çekti elini elinizin içinden... Hala parmak izleri var elinizin içinde, hatırladınız mı?
Dedim ya yoldasınız... Nereden baksan hüzün taşımacılığı..
Nereden baksan yalnızlık yakıyor aracınız...
Eğer bir kazada bedavadan ölmezseniz varacaksınız oraya... Orada bir bayramı mümkün olduğunca anlamlı hale getirip sonra dönüş yoluna çıkacaksınız. Bütün bu sayılan hüzün bahanelerinden geçeceksiniz yine... Yol arkadaşınız yine yalnızlık olacak.. Sonra varacaksınız asıl kentinize Sonra yine tatiller, başka sebepler olacak. Yine düşeceksiniz yollara.. Sonra yine döneceksiniz... Sonra yine... yine.., yine...
Nereden baksan müebbet bir yolculuk...
— Hepinize iyi yalnızlıklar...

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:29:12 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
SERDEN Çevrimdışı
FoRuM AbLaSı
*******

Mesajlar: 1,590
Katılma Tarihi: 23-12-2008
Rep Puanı: 1


Teşekkür: 741
201 mesajına 294 kez teşekkür edilmiş
Mesaj: #10
RE: hijyenik aşklar kitabının tamamı
kurtarılan


Her yan patlıyordu. Bazen arabalar, bazen dükkanlar, bazen bizzat insanlar...
İnsanlar insanları kurtarmak için insanları öldürüyordu...
İnsanları kurtarmak için insan öldüren insanları öldüren insanlar vardı..
Her tür öldürmeye, hatta insanları kurtarmak için insan öldürenlerin öldürülmesine karşı çıkan insanların, ölümü herkesten çok hak ettiğini düşünen insanlar vardı...
Bütün bu insan öldürmeler insanları kurtarmak içindi.
Bir gün insanların kurtarmaktan vazgeçeceği düşüncesi tek kurtuluş umudu olmuştu.
Ama bu bir türlü gerçekleşmiyordu. Çünkü insan oğlu doğan, büyüyen, kurtaran ve öldürülen bir canlı türüydü. Kurtarmadan yaşayamıyordu. Kurtarmaya kalkınca zaten yaşayamıyordu.
Kurtarılmak istenen insan tipine genel olarak “masum insan veya ‘kurtarılan’ deniyordu. Bir Kurtarılanın ortalama ömrü yaklaşık elli ile altmış yıl arasında değişiyordu. Ancak genellikle bu yaşlara yetmeden herhangi bir kurtarıcı tarafından öldürülüyordu. Kurtarılan ’ın temel özelliği herhangi bir kurtuluş hareketine doğrudan katılmamış olmasıydı. Onu masum yapan özelliği işte buydu. Kurtarılanın görevi legal ya da illegal bir kurtarıcıya bir biçimde yardıma olmaktı. Ya gidip kendisini bu hayattan kurtaracak bir partiye oy veriyordu ya da yasadışı bir başka kurtarıcıya yardım ve yataklık ediyordu.
Kurtarılanı bütün kurtarıcılar çok seviyordu. Her şey ama her şey Kurtarılan içindi. Kurtarılan kurtarıcının canından bile azizdi. Herhangi bir kurtarıcı Kurtarılan için gözünü bile kırpmadan ölebilir veya öldüre bilirdi.
Kurtarıcı ise aslında hayata bir kurtarılan olarak başlayan ama kurtuluş umudunu yitirdiğinde kurtarıcı olan bir insandı. Önce kurtuluşa giden en iyi yolu gösteren kitaplar okuyarak işe başlıyordu. Önder kurtarıcıların yazdığı kitaplar ona ışık tutuyordu ve çoğu zaman o ışık çapı ve markası değişen bir silahı aydınlatıyordu.
Bir kurtarıcıyı kutsal ve üstün yapan temel özellik ölümü göze alabilme cesaretiydi. Bu özellik onu şiirsel hatta bazen efsanevi bir kişilik haline getiriyordu. O halk (yani kurtarılanların toplu adı) için ölümü göze. almıştı.. Gencecikti... Tam sevda çağındaydı... içinden fışkırdığı kıraç toprağa inat, umut dolu bir filizdi... Ve o. daha güzel bir dünya uğruna girdiği çatışmada vurulmuş ve ü kıraç toprağa geri dönmüştü... O halkı için ölümü göze almıştı. O bir kahraman, bir kurtarıcıydı.
Ve o kurtarıcı ölümü göze aldığı andan itibaren öldürmeye başlamıştı..
Kurtarıcıların çoğu bir kurtarılanın çocuğuydu... Kurtarıcılar kurtarılanların baskısından, cahilliklerin den kurtulup mücadeleye katılmıştı... Yani kurtarıcı önce kendisini aile bağlarından, çevre baskısından kurtarmak durumundaydı.
Kurtarıcının davasında ölüm, her an karşılaşılabilecek sıradan bir durumdur. Bir şiirde ölüme ‘adın kal leş olsun’ deniyordu ama diğerinde ‘hoş geldin sefa geldin’ şeklinde karşılanıyordu. Sanki kurtarıcılar ölümü yaşamdan daha çok seviyordu. Bazen bir işkence seansında (ki bir kurtarıcıya işkence yapan da kendi açısından bir başka kurtarıcıydı), bazen bir kurşun marifetiyle ya da pimini bizzat kendi çektiği bir bomba yoluyla ötüyorlardı. Onlar başkaları için hayatlarını veriyordu. O halde başkalarının hayatını da istedikleri zaman alabilirlerdi. Ölen öldürme hakkını kazanmış oluyordu.
Kurtarıcılar, kurtarılanların kurtuluşu için kendilerini ve kurtarmak istediklerini öldürüyordu.
Önceleri kolaydı. Kurtarıcıların inandıkları bazı ideolojiler vardı. Yani öldürmelerin kitapta yeri vardı. Mesela bir kurtarıcı karşı taraftaki bir kurtarıcıyı halk adına cezalandırıyordu ve bunu kitabına da uyduruyordu...
Sonra ideolojiler zayıflamaya başladı. İlk duyulduğunda insanın yüreğine kazınan kimi sözler artık etkisini yitirmeye başlamıştı. Evet biz hala halktık ama yeniden doğmuyorduk ölümlerde. Biz güzel günler da ha yaşanası bir dünya baharı beklerken asit yağmurla n yağmaya başlamıştı.
Cesetler hala genç ve yakışıklıydı an ayın marşı çağrıştırmıyorlardı artık kartpostallarda
Oysa gerçek kahramanlar -ki onlar aslında kahraman falan değil sadece gerçektiler kimseyi öldürmeden ölüyorlardı.. Onlar insani denizleri gezmiş ermişlerdi. Ama onlar da romantik kurtarıcılar olarak küçümseniyordu. Teorisi zayıftı onların, öldürmeye yetmiyordu. Hatta biraz salak şair muamelesi görüyorlardı Aslında sadece birilerini kurtarmak için değil, başka türlü yaşayamadıkları için mücadele ediyorlardı. Kurtarma hırsları yoktu. Onlar tüm içtenlikleriyle yoksulluğa karşıydı, kavgada taraflardan birini seçmişlerdi belki ama asıl amaçları kavgayı ayırmaktı. Ama öldürüldüler... Genceciktiler Ve hiçbir gencecik kimseyi de öldürmemişlerdi. Hayatlarının en derin çukuru düştüklerinde bile Rodrigo’ nun gitar konçertosunu dinleyecek kadar şairdiler...
Geride bıraktıkları son mektuplarında bilinmesini istiyorlardı ki, kalanları utandıracak hiçbir şey bırakmadan gidiyorlardı. Hiçbir annenin yüreğine onul nın bir acı bırakmamışlardı Birilerinin kahramanıyken bir başkasının düşmanı olmamışlardı Hiç kimse ama hiç kimse onların kartpostalları karşısında kötü şeyler düşünmezdi Onlar sağı solu aşıp yukarı çıkmıştı, onlar herkesin gerçek kahramanıydı. Aslında onlar kahraman falan değil sadece gerçekti. Ve gerçek olmak kahraman sayılmaya yetiyordu; Ama gelin görün ki teorileri zayıftı, öldürmeye değil sadece ölmeye yetiyordu.
Çünkü onlar ölümü, kimseyi öldürmeden göze alacak kadar “salaktı
Gerçek kahramanlar’ o güzel ülkeye gittikten sonra onlardan sonra gelenler meseleye daha hesaplı yaklaştı. Bu seferkiler o kadar saf olmayacaktı. Giderken düşmanları da birlikte götüreceklerdi. Ve Rodrigo ’ nun gitar konçertosunu pasifist bir beste olarak görüyorlardı.
Ve artık sokaklarımızda bir tek ÖLÜM dolaşır olmuştu... Kurtarıcılar ve kurtarılanlar hala vardı ama kimin kimi neden kurtardığı meçhuldü.
Ve kurtarıcılar, kurtarıcıların kurtarmak istedikleri. halk için, halk adına, halkın gözü önünde ve halka rağmen öldürmeye devam ediyorlardı.

[Resim: UWYku.jpg]
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
18-02-2009 03:29:48 AM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 


Benzeyen Konular
Konu: Yazar Cevaplar: Görüntüleyenler: Son Mesaj
  o geceler o sabahlar (hijyenik aşklar kitabından ) SERDEN 2 1,029 29-12-2011 17:21:48 PM
Son Mesaj: SERDEN
  GENÇLİK TESTİ (hijyenik aşklar ) SERDEN 0 774 20-10-2009 10:55:14 AM
Son Mesaj: SERDEN
  SORGULAYAN YAZILAR ! (hijyenik aşklar ) SERDEN 0 549 20-10-2009 10:53:31 AM
Son Mesaj: SERDEN
  kalp sandöviç (hijyenik aşklar ) SERDEN 0 509 20-10-2009 10:51:04 AM
Son Mesaj: SERDEN
  futbol ve sergen üzerine (hijyenik aşklar) SERDEN 0 455 20-10-2009 10:48:55 AM
Son Mesaj: SERDEN
  O "SEZEN" (hijyenik aşklar kitabından ) SERDEN 2 1,131 27-03-2009 11:47:34 AM
Son Mesaj: esmercp
  Yılmaz Erdogan - Hijyenik Aşklar firaarii 0 665 20-01-2009 14:35:39 PM
Son Mesaj: firaarii

Forum Atla: