GENÇLİK TESTİ (hijyenik aşklar )
İnsan kaç yaşında olursan olsun, hâlâ aşık olabiliyorsa, hâlâ telefonda saçma sapan bir konuyu bir buçuk saat konuşabiliyorsa, hâlâ bir çift yakıcı göz ve korkutucu eda karşısında yüreği saklanacak delik arıyorsa, hiç korkma gençlik yerli yerinde demektir.
.................................
İnanırım ki her yazarın boynunun borcudur kendi kuşağı hakkında bir şeyler yazmak.
Bu yazı otuzlu yaşlarına varmış olanlar ve onları merak edenler için yazıldı.
Sınıfın en güzel kızının kendini aslında hiç de öyle zannetmediği ve buna benzer başka nedenlerden ötürü hakiki güzellerin, sınıfın ikinci liginde mücadele verdiği yıllardı.
Bazı bazı çok cesur, hatta tam tabiriyle sadece sempatik değil aynı zamanda yırtık çirkinler şans bulabiliyordu güzel kızlar arasında. "Çirkinliğinden" hoşlanmayan ama bunun utanılacak bir şey olmadığını düşündüğü için güzelleşen bazı arkadaşlarımız vardı ama genel kategoriler şu şekilde oluşuyordu benim çocukluğumda :
Güzeller, çirkinler, bir de bunlar.
Ben "Bir de bunlar" grubuna dahildim.
Daha çok asılmak zorundaydı işe, "çirkin ama zeki" erkek!
Onun işi daha çok vakit istiyordu... Bir insana kendi fiziksel güzelliğini, yakın planda on saniyede anlatmak mümkün ama zekâyı ispat için en az yarım saat şart.
Aslında erkekler de, kadınlar da sonsuza dek şu üç gruba ayrılacaklar : Durunca Güzel Olanlar, Konuşunca Güzel Olanlar, Durunca da Konuşunca da Güzelliğini Muhafaza Edenler! Bu üçüncü gruba dahil olduğunu düşündüğümüz kadın ya da erkeğe aşık oluruz zaten. Ta ki o kişi kategorisini değiştirir, (gerçekte ya da bizim gönlümüzde) o zaman aşk biter. Ve bu durum değişmez, yirmisinde de otuzunda da ve sanırım ötesinde de...
Bir güzeli çirkin yapmaz kısa boylu olmak, ama bu irtifadan utanmak yapar!
Bütün yakışıklılar beyinsiz değildir elbet, ne de bütün güzel kızlar aptal. (Bu onların o sıra üstesinden gelemedikleri bir önyargıydı. Ama önyargılar önemliydi ve hâlâ da öyle... Ama bir şey, zaten bir "ön yargı" haline gelmişse bir toplumda, oluşmasına sebep olan her şey doğru değildir ama en az birkaç mantıklı gerekçe vardır aralarında. Çünkü fiziki güzelliğe fit olmuş ve cehaleti bir bayrak gibi en güzel organına çengelleyenler var güzel vatanımın güzelleri arasında. Bunların hepsi de meşhur değil üstelik.
Bizim sınıfa dönelim...
Hep daha az sevgili başvurusu yapılırdı sınıfın güzeline... "Bize bakmaz oğlum bu kız" lafıyla eğitilmiş son kuşağın insanları otuzlu yaşlarındalar artık. Şimdi güzel bir kızın karşısında hissedilen, erkeği çirkinleştiren o eziklik, o korkaklık giderek azalmakta.
Kadın, hızla sevilmeye muhtaç şahane bir canlıdır, çoğu zaman korktuğunda. Korkak bir erkek ise mide bulandırır!
Üstelik bu korkaklık hayata karşı değil, sade bir çift göze karşıdır.
Ama benim de bünyesinde büyük bir şerefle yer aldığım bir kuşak, yani şimdi otuzlu yıllarını yaşayanlar, otuz kelimesinin telaffuzu sırasında ağızdan çıkan belli belirsiz, seçimsiz bir tozun etkisinden midir bilinmez, ince bir soğukluk hissetmeye başladılar doğum günü kutlamalarında.
Ben otuz dört yaşındayım.
Amcalarım 12 MART'ı iyi hatırlıyorlardı, ben de 12 EYLÜL'ü hiç unutmadım.
Otuz'a hafif tozlu dedim diye hemen bozulmayın yaşıtlarım, bana yakın küçüklerim, bana yakın büyüklerim, otuz hiç kötü değildir; o tozu attıktan hemen sonra... Demek toz tutmasına izin vermemek lazım ya da yirmili yaşların sonu bu kadar tozlu yaşanmamalıydı diyelim.
(Aslında hep merak ederdim bir pazar yazısını çarşamba günü yazanlar o gün pazarmış gibi yaparken "evet bugün keyifli bir pazar günü" diye başlayanları diyorum, tam nasıl hissederler kendilerini diye. Pazar günü meselesine çok girmeyince o kadar yalan olmuyormuş neyse ki...)
Kısacası bizim sınıfta durum şuydu kabaca :
Sınıfın en güzel kızı, hiç haketmediği saçma bir yalnızlığı paylaşmayı sürdürürken sınıfın en zeki çocuğuyla (ama korkak, ama çok güzel bir kadının gözlerinin tam içine direk ve uzun bakabilmişlik yok daha hafızasında), arada kalanlar dengi dengine idare ediyorlardı vaziyeti.
Her güzel kızın mutlaka bir "çirkin" yakın kız arkadaşı vardı mesela. Aralarındaki ilişki mükemmeldi. Güzel güzeldi, çirkin de çirkin. İkisi birbirlerinin alanına girmedikçe ya da daha fenası "çirkin" güzelleşmedikçe, aralarındaki uyum bozulmuyordu.
Onu kıskanmak yerine kıskançlığını güzel bir arkadaşlık içinde sürdürmeye karar vermişti "çirkin" olan. Ya da "çirkin" rolünü kabul eden... Çirkin arkadaşların işi güzel için yapılan başvuruları almaktı... Bazılarını tavsiye ederek, ballandırarak, bazılarını ise yarım ağız iletirdi güzel'e! Güzel eğer çok güzelse bizzat muhatap olmazdı bu işlerle!
Çirkinin de, aşık olduğu "yakışıklı" bir çocuk vardı yan sınıfta ama bu mesele fazla konuşulmazdı. Güzelin lise medyasındaki aşk hayatı öyle çok vakit alıyordu ki...
Ama onlar arkadaştılar. Birbirlerine sarılıp ağlarlardı bu insanlar. Ve ortada sahte bir şey yoktu. Biri güzelliğine diğeri çirkinliğine ağladıklarında, ikisinin de yüzünde aynı ifade oluyordu. İkisi de çok güzel çocuklara dönüşüyorlardı.
Hep bir şekilde, bir öğretmen hatırlatırdı, yan sıradaki arkadaşın mesela Çorumlu olduğunu. Zira biz çoktan unutmuştuk. Dikkate almadığımızdan değil, arkadaşımızın doğduğu yeri, onunla aramıza mesafe koymak istemediğimizden...
Biz hiçbir yakın arkadaşımızı kimseye şöyle tanıştırmayız : Tanıştırayım anne, bu çok yakın bir arkadaşım Erzincanlı Necati! Şimdi Necati bize Erzincan folklorundan bazı örnekler sunacak. Ben de kendisine Hedikli oyununda bir müddet eşlik edeceğim!
Artık durum değişti.
Uyandı sınıfın güzel kızları.
Son verdiler saçma yalnızlıklarına. Güzelim ve bunun farkındayım, üstelik kıymetini de biliyorum... Gerçi bazısı daha kalabalık ve daha saçma yalnızlıklara ulaştı ama çok şükür bütün erkekler ve kadınlar biraz daha kendine güvenli doğuyorlar artık. Vatanımın artıları hanesine yazılsın bunlar...
Kendi kuşağıma belki biraz erken bir uyarı olacak ama, sakın "zamane gençliği" gibi saçma tabirleri katmayın hayatınıza! İçinde olun ZAMANE gençliğinin, neden dışında kalasınız ki?
Hep üzerinizde taşıyabileceğiniz büyüklükte bir GENÇLİK bulundurun yanınızda.
Can Yücel öldüğünde hepimizden daha gençti. Hâlâ ağız dolusu küfür edebiliyordu uluorta memleketin ortasında. Adliyemize bile mizah uğruyorda sayesinde, saçma bir dava ama güzel bir fıkra bırakmadı mı gerisinde?
Bedenin tüm sarkmalarını beynin kıvrımına, güzel bir hayat hikâyesi, bir ders, bir hediye olarak gören insanlar yaşlanmazlar.
Ya da şöyle söylemeli; kaç yaşında olursa olsun, karşıdaki kişi ya da kendisi hâlâ aşık olabiliyorsa insan, hâlâ telefonda saçma sapan bir konuyu bir buçuk saat konuşabiliyorsa, hâlâ bir çift yakıcı göz ve korkutucu eda karşısında saklanacak delik arıyorsa yürek; hiç korkma, gençlik yerli yerinde demek!
Otuzlu yaşlarına gelmişler için oturdum bu yazıyı yazmaya ama gördüm ki bugün doğan bebekler de benim kuşağımın içinde, yarın doğacak olanlar da...
O zaman dedim, her yaştan yaşıtlarıma, her gün dünden daha güzel olmaya çalışan herkese, beklenmedik, hatta yersiz, zamansız bir doğum günü armağanı olsun bu yazı.
İyi ki doğdunuz her yaştaki yaşıtlarım, iyi ki doğdunuz...
Yılmaz Erdoğan
15 EYLÜL 2002 Pazar
![[Resim: UWYku.jpg]](http://i.imgur.com/UWYku.jpg)
senin baban... senin baban o gemi de be ismail abi! ben biliyorum o gemide! o gemi kesin gelecek bir gün!
|